|
İPEK YOLU
Taştan AKSU
Eğitimci - Yazar
tastanaksu.sitemynet.com
BİR DESTANIN ŞAİRİNE
Şairlerin piri , belki de en yücesi ,
Türkün milli marşı, zihnimde her hecesi .
Gayrısı anlatamaz, bizi hele başkası
Anlatsa da dinlenmez , çok olur yaygarası
Okurum bazen , Çanakkale destanını
Ürperirim ,dondurur şah damarımın kanını.
Allahım, bu ne iman ! bu ne tecelli
Kelimeler olmuş sanki kasırga yeli.
Anladım. Düşünmenin sınırı siz de yok.
Bu nasıl vergidir ki, kelimenin anlamı çok.
Her hecene bir manayı yüklersin.
Ey ! Müslüman , uyan uyan dersin.
Seninle bir oldu, şahlandı bu millet,
Sedanla yere geçti , tek dişi kalan o zillet.
Aksu seni över , sen tarih yazan Mehmedi,
Söyle ; Ey ! sultan-ı şair , nedir bunun hikmeti ?
Bildim bildim. Hikmeti , insanın adam gibi duruşudur.
Çanakkale Destanın , sanki Mehmedin vuruşudur.
Ey ! dağlar taşlar , dillenip de bir araya gelseniz,
Anlatamaz bu duyguyu, ne gökler , nede deniz.
Etrafımızı sarsa da çelik zırhlı duvarlar,
Ne çıkar , benim milletimin , Akif gibi bir şairi var.
Mehmedim, Türk genci seni hep anacak,
Milletimin yıldızısın, baş üstünde tutacak .
O nun adını yücelten , şanını övensin,
Mehmedin yazdığı destanının, şahidi tek sensin .
Bayrak dalgalanacak, ezan susmayacak,
Bir daha Çanakkale gösterme ya Rab ! destanı yazılacak.
Türk Milletinin gururu , kahramanlığının yolusun,
Bizi tuttun kaldırdın, mekanın cennet olsun. (T.Aksu ;Kazankaya Gazetesi )
Orta Asya bozkırlarında İslam dini ile şereflenen Müslüman Türkler , Bu şerefli dini insanlığa tanıtmak ve yüksek adaleti ile tanıştırmak için hiç durmaksızın fetih hareketlerine girişmişlerdir. Tarih sahnesindeki bu mücadeleleri onlara dünya tarihine yön veren , gayrimüslimler tarafından bile övgüyle bahsedilen Selçuklu Devleti ni kurmuşlardır. Bu ilahi yolculukları devam etmiş ve nihayetinde Anadolu nun hırçın dağlarını, yalçın kayalarını , kara kartalları andıran ordularıyla mekan tutmuşlar, İslam ve Türklük namına bu toprakları fethetmişlerdir.
İşte asıl bundan sonradır ki , bu yiğit yapılı ,yağız çehreli , nurani bakışlı Türk akıncıları çok kısa bir zaman içinde Anadoluyu bir baştan diğer bir başına kadar fethetmiş ve insanlıktan nasibini almamış yoksulu köle , mazluma zulüm zihniyeti taşıyan Hıristiyan tekfurlardan kurtararak , adaletin fidanını dikmişlerdir. Anadolu nun yaylalarına ve şehirlerine dikilen bu fidan öyle bir fidandır ki , ne esen rüzgardan , nede kocakarı fırtınasından etkilenir. Bu fidanın zamanla kökü Asya yı ,gövdesi Anadoluyu , dalları Asya ve Afrikayı besleyecek , mazlumların şemsiyesi , zalimlerin korkulu rüyası olacaktır.
İşte bu çınar, bir çok millete yüksek adaleti , üstün hoş görüsü ile kucak açan ve tabiri caizse , ılıman iklimde büyüyen bir ağaç gibi , adeta kutupların dondurucu ayazından kaçan göçmen kuşlara sıcak yuva , ömür boyu barınak ve şefkatli ana kucağı olmuştur.
Bu asırlık çınarı kökünden kurutmak isteyen sömürgeci ülkeler , Milli Şairimiz M. Akif inde dediği gibi , eski dünya , yeni dünya hep birlikte el ele vermiş , aralarında bir vahşet ordusu hazırlayarak , bozguna uğratmak amacıyla Müslüman Türkün vatanına saldırmıştı, tonlarca mermi ile ölüm yağdırıyorlardı.
Mehmetcik durur mu hiç , adı gaza olurda ,
Yıkar çelik zırhlı duvarları ; vatan namus uğrunda .
Saddül bahirde Cevat Paşalar , Saffet Paşalar, Ana fartalar da Mustafa Kemaller bu vahşet ordusu karşısında hafızalardan yıllar geçse de silinmeyecek kahramanlıklar gösteriyorlardı. İşte bu kahramanlık ki , M.Akif le destanlaşacak , Türk milletinin Ay - yıldızlı bayrağıyla bütünleşecekti . Türk Milletinin hiç bir zulme boyun eğmediğini ve eğmeyeceğini göklere yükseltecek, tüm dünyaya dinletecekti. İşte bu destan Zeki Üngör tarafından bestelenip, 12 Mart 1921 tarihinde , TBMM tarafından Türk Milletinin Milli Marşı olarak kabul edildi.
ÇOBAN BABA *
Çimen Dağı yol olur,
Sultan Yavuz aşsın diye ,
Yeşil ırmak kol olur ,
Sultan Yavuz geçsin diye .
Sefer sesi, her yerde duyulur ,
Gemler hemen yağız ata vurulur ,
Kızılırmak bile durulur ,
Sultan Yavuz içsin diye ...
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı . İpek yolunu takiben Sivas;a ve oradan Suşehri;nin doğusunda bulunan sulak ve çayırlık alanda, ordunun ihtiyaçlarını gidermesi için mola verecekti ki , o anda karşıdan yanına doğru koşarak gelmekte olan bir çobanı gördü .
- Bu telaşın nedir çoban ? dedi.
Çoban ;
- Sultanım, sulağımıza hoş geldin , yorgunsun, açsın bu fakire misafir olursan gönül alırsın, dedi.
Sultan Yavuz ;
- Çok güzel amma bu orduyu sen nasıl doyurursun ? dedi.
Çoban , boynunu bükerek ;
- Allah büyüktür Sultanım , bir kon hele , konuk kısmetiyle gelir dedi.
Çobanın bu anlam dolu sözleri Sultanın hoşuna gitti. Yanındaki vezirlere bakarak ;
- İyi bir yer , vardır bunda da bir hikmet, diyerek sulak alana kondu.
Çoban hemen sürüsünden dört beş tane koç tutup kesti . Köyden kazanları da getirerek kurdular. Kısa bir zaman sonra sofralar kuruldu . Soğuk ayranlar çalkalandı. Herkes bu et, ekmek kime yetecek diyerek, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Çoban , ellerini Mevlaya kaldırarak, bir süre dua ettikten sonra ;
- Buyurun Sultanım , ama sizlerden bir istediğim var, dedi.
Sultan Yavuz ;
- De bakalım hele çoban, neymiş isteğin, dedi.
Çobanda ;
- Askerler yedikleri etlerin kemiklerini atmasınlar şu leğene koysunlar , isteğim budur dedi. Etler yenildi , ayranlar içildi. Bütün ordu doyarak dualarla çobanın sofrasından kalktı. Çoban bir araya topladığı kemikleri koçların derilerinin içine doldurdu. Bütün ordunun gözü önünde koçlar silkelenerek ayağı kalkıp diğer sürünün yanına doğru koşmaya başladı. En arkada bir koç koşuyordu ki , topallıyordu.
Çoban ;
- Sultanım, görürsünüz ki , koçum topallamaktadır. Bir kaç kemik eksiktir.
Bunun üzerine Sultan Yavuz , sakladığı kemikleri çıkararak ;
- Seni denemek istedim. Gerçektende hal ehli bir adammışsın. Dua ette zafer bulayım. Sen koyunların ,ben Ümmeti Muhammedin çobanıyım, dedi.
Çoban da ;
- Ey Cihangir Sultan ! Allah tan dilerim zafer seninledir, diyerek Sultanı ve ordusunu uğurladı.
--------------------------------------------------
(Bu zat , Çoban Baba namıyla ün salmıştır. Türbesi kendi adıyla anılan Sivas ın Gölova ilçesine bağlı Çobanlı Köyündedir. Bu küçük köy, Suşehri -Erzincan yolunun 35-40.km sağında Belgazi Çayının kenarındaki küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Yanında kendi adıyla birde Camii mevcuttur. Ziyaret yeridir. Bu hikaye yörede anlatılarak, günümüze kadar ulaşmıştır.)
ERZİNCAN'DA
ESKİ TÜRK İNANIŞLARININ İZLERİ
Bilindiği gibi , her milleti oluşturan değerler vardır. Bu değerlerin başında, hiç şüphesiz ki ; dil, din ve kültür birliği gelmektedir. Kültürü-müzü oluşturan bu unsurlar arasında, kültür birliğine giren inançlar, önemli bir yer tutmakta , yaşantımız da buna bağlı olarak etkilenmek-tedir. Tarih boyunca bu inançlar etkili olmuşlar ve halende yaşamımı-zın hemen hemen her safhasında kültürümüzün ayrılmaz birer parçaları olarak , bizimle birlikte yaşamakta ve yeni nesillere aktarılarak devam edip gitmektedirler.
Eski Türk Dünyasına baktığımız zaman , semavi dinlerin daha çok yer tuttuğunu görürüz. Özellikle bir nedene bağlı olarak ve sadık kalınarak sürdürülen , ilimizden örneklerini vereceğimiz bu inançlar, Eski Türk geleneğinin ve kültürünün günümüze yansıyan bir uzantısı olduğu görülecektir. Bu inanışlar daha çok, Türklerin İslamiyeti kabul et-meden önceki inançlarının birer uzantısıdır. Akla ve mantığa uymayan bu inançların bir çoğu da;eskiler derdi ki; düşüncesiyle inanılan ve yapılan unsurlar olarak karşımıza çıktığı gibi, bazılarının İslamiyetle örtüştüğü görülür.Bir kısmı günümüze kadar gelememiş olsa da , bir çoğunun Anadolu topraklarına ve de bölgemize ilimize - yerleştiği insanlarımızın da, zaman zaman bilerek veya bilmeyerek ancak , saygı duyarak başvurduğu ve yapmaktan kati suretle vazgeçmediği, bazı durumlarda ise , dinimizin birer unsurlarıymış gibi görüp uyguladığı değerlerimizdir. Bu değerlerimizin içine dinimizde ve kültürümüzde kesinlikle olmayan , batı men şeyli düşüncelerde ne yazık ki, sokulmuşlardır. Ancak, insanlarımızın bu inançları uygularken ,dini kurallarımız ile, kültürel değerlerimizi birbirine karıştırmamak en doğru yoldur. Çünkü , kültür ; sonradan zamanla kazanılmış değerlerdir ve zaman mekan için-de (bölgeden bölgeye ) farklılıklar gösterebildiği gibi , dini değerler her zaman aynıdır , farklılık göstermemektedir. Bu nedenle, dini değerlerimizin dışında kalan bu inanışların İslam dinine karıştırılmaması , dinimizin birer emriymiş gibi, uyulmaması gerekir.
Bilindiği üzere, sonradan dine sokulan ve dinin birer kuralları gibi gösterilen unsurlar hurafedir. İnsanlarımız işte yazımızın başından beri üzerinde durduğumuz gibi , dini emirler ile, kültürümüzü oluşturan bu değerlerimizi birbirinden çok iyi ayırt edebilmeli ve bilmediğini sorarak bu önemli konuda bilgilenmelidirler. Çünkü , günümüzde birbirine karıştırılan ve çok sıkça karşımıza çıkan bu olaylar , insanlarımızın ne kadar büyük bir yanlışa düştüğünü göstermektedir.
İşte günümüze kadar süregelen ve de, giderek nesilden nesile aktarılarak devam edecek olan , kültürümüzü oluşturan bu inançlardan bazıları şunlardır.
- Bazı köylerimizde, gelinledamada ilk gün et yemeği verilmez, verildiği vakit, kötü geçineceklerine inanılır.
- Ezan okunurken köpeğin uluması iyi sayılmaz , kötülük olacağına inanılır.
- Gece tırnak kesmek, aynaya bakmak. Ölüyü defnederken küreği bir elden diğerine vermeden , yere bırakmak. Ölen birinin güven içinde ol-ması için , arkasından fakirlere kaz yağı, helva, un ve yağ vermek. Gurbete çıkanların ardından su dökmek. Ağaçların dallarına çaput bağlamak, dibinde uykuya yatmak, Türbelerin başında mum yakmak, suyundan içmek, öpmek, çeşitli dilek taşları koymak veya dikmek. Evlere ve iş yerlerine , arabalara göz boncuğu adı verilen mavi boncuk takmak.
- Fal bakmak, bazı rakamlara inanmak. Duvarlara koç ,at başı ve nal takmak.Mezarlığı parmakla göstermemek.Çalışana kolay gelsin dememek.
- Akşam olunca evdeki biriken çöpü dışarı atmayıp, gündüz atmak.
- Yeni getirilen gelini evin eşiğine bastırmamak , ayağının altına balta koymak ve bardak kırmak. (1)
- Yeni doğan erkek çocukların yaşamaları için ;Durdu , Dursun, Ya-şar ve Durak gibi adlar vermek .(2)
- Sürekli kız çocuğu olan ve erkek çocuğu olmasını isteyenler , en son doğan kız çocuklarına ; Döndü , Döne gibi isimler vermek . Adak ve dilek sonucu doğan erkek çocuklara ise ; Satılmış adını vermek.
Bazı köylerimizde ise , çok olduğu görülen kız çocuklarının sonuncusuna ; Yeter, Songül , Sonay gibi adlar vermek. Bu gibi adlar verilerek , yeni doğan çocuğun olacağına veya olmayacağına inanmak.
Eski Türk inanışlarından biride bilindiği gibi , hakanların , hanların yanı sıra yakın aile efradının da mumyalanması dır. Türklerin İslamiyeti kabul etmeden evvelki gelenekleri olan mumyalama işlemi, Müslümanlığı kabul ettikten sonra da sürdürdükleri görülmektedir. Orta Asya dan beri sürüp gelen bu mumyalama olayının arkasında ki bu inanış , yukarıda bahsini ettiğimiz gibi yine dayanağı , eski bir Türk inanışıdır.Bu inanışa göre, Öldükten sonra cesedi terk eden ruh, sağ iken bulunduğu yerleri ziyaret ettikten sonra geri döner. Eğer mezarında vücudunu sağlam olarak bulamazsa mağdur olur, yaşayanlara lanet yağdırır, rahatsız eder. Ayrıca , ruhun yeni bir beden bulması için başka yerlere gitmesi , yakınlarını terk etmesi , onlar için büyük ve affedilmez bir kayıptır. İşte bu inanç gereği Eski Türkler bütün büyüklerini mumyala-mışlardır. Özellikle Sultan Alparslan ın Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu ya yerleşen Selçuklular da (İslamiyet te böyle bir kural olmadığı halde ) bu geleneği çok yaygın olarak sürdürmüşlerdir. (3) Kemah ilçemizde bulunan Melik Mengücek Ahmet Gazi nin de bu geleneğe bağlı olarak mumyalandığı görülmektedir. (4)
Ancak şurası çok iyi bilinmeli ve anlaşılmalıdır ki, bu gelenek Müslüman Türkler arasında çok yaygın olarak sürdürülse de , halk tarafından İslam dininin bir emridir, biz büyüklerimizden böyle gördük, böyle işittik denilip kural olarak kabul edilmemiş , yalnızca devlet ve hanedan büyükleri için dini bir vecibe sayılmadan, daha önceleri yapılan geleneğe bağlı kalmak suretiyle uygulanmıştır.
Netice olarak şunu söylemek mümkündür ki, günümüze kadar devam ede gelen Eski Türk inanışlarını ve de, belirli bir amaç doğrultusunda, daha sonradan kültürümüze sokulan batı kökenli fikirler ile, dini değerlerimizi birbirine karıştırmamak , bunları çok iyi bilmek ve değerlendirmek , nerelerde ve ne şekilde uygulayacağımızı bilmek , kültürümüzün ve dini değerlerimizin sağlam olarak bozulmadan ve batı kültü-rünün etkisinde kalmadan yeni nesillerimize, doğru ve güvenilir olarak ulaştırmak hiç şüphesiz ki bizlere düşmektedir. Bu nedenle, nerede ne yapacağımızı, neyi yapıp, neleri terk edeceğimizi çok iyi bilmemiz ve en önemlisi de, bildiklerimizi toplum içinde doğru olarak uygulamamız gerekecektir. Çünkü, tarih sahnesinden silinen bir çok devlet, savaşla değil, kültürünü terk ettiğinden ve sahip çıkmadığındandır. Selam ve saygılarımla...
(15 Haziran 2006,Erzincan,Haber Can Gazetesi)
Taştan AKSU
--------------------------------------
1-Bu inanış Kazak ve Kırgız Türkleri arasında da hala yaşandığı ifade edilmektedir. (Y.KALAFAT; Doğu Anadoluda Eski Türk İnanışlarının İzleri. Ankara 1990 s.87,88 )
2-İlimiz ve bölgemizdeki çok değişik inançlar hakkında daha geniş bilgi için bkz.
( T. AKSU ; Refahiye ve Folklorumuz Konya 1996 s.107-113 )
3-M. Taner TARHAN ; Eski Türklerde Mumyalama Geleneği
4- Mengücek Gazi hak. bkz.
T.AKSU ; Mengücekler ve Şehirleri Erzincan 2005
|
|
|
|
|
İPEK YOLU Taştan AKSU
Eğitimci - Yazar tastanaksu.sitemynet.com
SARIKAMIŞ DAĞLARINDA ÇİÇEKLER KARDIR...
Sarıkamış Dağlarında Çiçekler kardır,
Özlemim , hasretim vatandır , yardır.
Vurulmuş alnından Mehmedim yatar,
Vatan özlemine , sıla özlemine , kan katar...
Bu dağların karı gitmez,
Don bile kâr etmez .
Ölsem de vatan gitmez
Mehmedim...
Sarıkamış Dağlarında oturdum taşa
Çizmelerim donmuş... don çıkmış kaşa .
Nerdesin sevdam, neredesin anam !
Ey ! Karabekir paşam...
Dağlar kar, tipi , boran.
Var mı bizi soran ?
Kanıyor mu yaran
Mehmedim...
Boğazlar boğazımız,
Kars, Ardahan bel kemiğimiz
Tek kalsak ta Mehmedim,
Bu vatanı vermeyiz.
...
Bu yola biz baş koyduk.
Çileye , hüzne doyduk
Adını Malazgirt te,
Türk Vatanı koyduk.
Adını Türk Vatanı koymuşlardı yıllar önce Malazgirt Ovasında . Vatan olmuştu artık, Anadolu yaylaları Türk milletine .Kolay mıydı öyle bir toprağı vatan yapmak . Uğrunda ölmek , destanlar yazmak gerekiyordu. Bu destan Sarıkamış Dağlarında ,bir kez daha yazılmıştı. Bu öyle bir destandı ki, şahidi dağlardı.
Doksan bin ... Doksan bin Mehemedin hep birlikte omuz umuza , sırt sırta , el ele vererek yazdığı bir destandı. Gayeler bir , yedikleri somun ekmeği bir, alın yazıları aynı yazılmıştı Sarıkamış Dağlarında .
Kimisi el ele , kimisi sırt sırta vermişti . Ayazın harmanlandığı , bir kor gibi insanı kasıp kavurduğu , Çiçeklerin buz olduğu Sarıkamış Dağlarında .
Allahuekber Dağları inliyordu, Allahuekber sesleriyle. Düşman saldırıya geçmişti. Bu gün Sarıkamış da Dur denilmezse , yarın düşmanın çizmelerinin altında ya Erzurum , Erzincan , belki de Sivas kalacaktı.
Tarih , 22 Aralık 1914, söz konusu vatan toprağı ... Büyük bir kalabalıkla saldırıya geçen Rus ordusuna, 150 bin Mehmed siper olmuştu sur olan vücuduyla. Hem de açlığa , susuzluğa , yokluğa ve hepsinden daha önemlisi , Karakışın bir kurşun misali insanı parçalayan şiddetine rağmen. Her şeye göğüs gerilirde Mehmedim , ya elde avuç da olmayan bu soğuğa... İşte yoktu bunun çaresi , Düşman değil ki , hakkını veresin , açlık değil ki, karnına taş bağlayasın .Boyun eğmekten başka şansın var mı Mehmedim...
Doksan bin çiçek ; vatan için , namus için , kar ve buz olmuştu Sarıkamış dağlarında... Sevgi ve Saygılarımla ... (tastanaksu@mynet.com)
İPEK YOLU
Taştan AKSU
eğitimci - yazar
tastanaksu.sitemynet.com
SATUK BUĞRA HANIN RÜYASI *
İslamiyet, Orta Asya Bozkırlarına ulaşınca, iddia edildiği gibi , Türkler zorla Müslüman olmamışlardır. Bu tarihi yanılgı, hala bazı çevrelerce de varlığını sürdürmektedir. (1)
İlk Müslüman Türk Devletlerinden biri olan Karahanlılar ın Hakanı Satuk Buğra Han, bir gece rüyasında nur yüzlü pirivani bir adamın kendisine gelerek ;
- Müslüman ol ! Dünya ve ahrette saadete ulaş, kurtul dedi. Bu sözlerle yataktan kalkan Satuk Buğra , bir kaç gün sonra Buhara dan gelen kafilenin ne getirdiğini görmek için Artuc a gitti. Buranın valisi Samani, Satuk Buğrayı karşılayarak , izzet ikramda bulundu. Öğle vakti olunca Müslümanlar namazlarını eda etmek için kalktılar. Satuk Buğra namaz kılanları uzaktan izlemeye başladı. Namaz eda edildikten sonra Satuk Buğra vali Samani ye ;
- Sizlerin yaptığı bu şey nedir ? diye sordu.
Vali Samani ;
- Bize gece ve gündüz beş vakit namaz farz kılınmıştır , dedi.
Satuk Buğra da ;
- Bunu size kim farz kıldı ? dedi.
Vali Nasr es- Samani, Allah ı yüksek sıfatlarıyla anlatıp , Peygamberimizin sünnetinden uzun uzun bahsetti. Anlatılanları pür dikkat dinleyen Satuk Buğra Han;
- Allah ibadete ne kadar layık, bu peygamber ne kadar doğru söylemiş . Uyulmaya ne kadar da layık . Bu din ne kadar güzel bir din , kabul edilmesi ne kadar münasip dedikten sonra , Allah a ve Muhammed Peygambere iman edip ve orada ordusuyla birlikte İslamiyeti kabul etti. (tastanaksu.sitemynet.com)
------------------------------
1 - Türkler Nasıl Müslüman Oldu? geniş bilgi için bkz, Z.Kitapçı ; İslam Tarihi ve Türkler Konya - 1995
* Taştan Aksu : Ulu Rüyalar (basılmamış )
|
|
ANNE VE BABALAR DİKKAT !
Uyku, yemek ve ailedeki sorumluluklarının dışında kalan zaman , çocuğun boş zamanlarıdır.
Eğitim öğretim süresince okullarında gerekli bilgi ve becerileri, davranışları alan çocukların , yaz tatilinde de, zaman zaman kavramış oldukları bu bilgi ve becerilerini sürdürmeleri gerekecektir. Okulda kazandıkları bu olumlu davranış değişikleri yaz tatiliyle birlikte rafa kaldırıldığı vakit, çocukta istenir istenmez , tembellik baş göstereceği gibi , bu pasif düzen çocuğu bir kaç gün içinde uğraşsızlığa , amaçsızlığa ve bıkkınlığa sürükleyecek, bu düzene rahatlıkla alışacak olan çocuk , zamanını da bu anlamda boşa geçirmiş ve kendisine zarar etmiş olacaktır. (1)
Başta İlköğretim , lise olmak üzere üniversite öğrencileri de dahil , boş zamanlarını nerelerde ve nasıl geçirecekleri çok önemlidir. Çünkü, çocuklar zamanlarını geçirmek için farkında olmadan kendilerine zarar verecek arkadaşlarla karşılaşacakları gibi , kötü alışkanlıklar da edineceklerdir. Bu edinilen davranışlar , çok geçmeden çocuğun asla vazgeçmediği ve yahut ta vazgeçmek istese de, geçemeyeceği tutku haline dönüşebilecektir. Davranışları bozuk bu grupların vereceği kararlar doğrultusunda da hayatlarını tehlikeye atabileceklerdir. Televizyonlardan ve basından içimiz sızlayarak duyduğumuz ve de, gün geç tikçe daha çok işittiğimiz olaylar , çocuklar üzerindeki oynanan oyunlar , toplumumuzu ve bizleri üzmekte ,bu konuda sıkı tedbir almamızı göstermektedir. Bunun için , okullarımızın yaz tatiline girmesiyle birlikte anne ve babalara çok mühim görev ve sorumluluklar düşmektedir.
Unutmamak lazımdır ki, günümüzdeki teknolojik yenilikler , baş döndürücü bir şekilde gelişmekte ve çok kısa zaman içinde değişmektedirler. Daha beş ,on yıl evveline kadar içinde bulunduğumuz etkenlerin ya tamamının önemini kaybettiği , ya da çok azının günümüze kadar devam ettiği görülmektedir. Bu anlamda da , zamanımız şartlarına göre çocuğun boş zamanını geçirebileceği etkenler tamamıyla değişip , farklılaştığını görmekteyiz. Hiç şüphesiz ki , insanın gününe gün katan bu araçların başında televizyonlar ve bilgisayarlar gelmektedir.
Günümüzde eğitim araç ve gereçlerinin başında televizyonlar yer tutmaktadır(!) Çocuğun bedenen ,zihnen ve sosyal gelişimini bütünüyle elinde bulunduran ve çocuğa istediği davranışı kazandıran çok üzücüdür ki , yine televizyonlardır. Çocuk , giyimini , kuşamını , davranışlarını , konuşmasını , kısacası sahip olduğu bütün mefahirlerini televizyonlardan öğrenmektedir. Belirli bir temel üzerine oturmamış olan çocukların gördüğü ve farklılıkları kabullenmesi oldukça kolaydır. Çünkü bedenen ,zihnen ve sosyal yönden henüz sağlam bir kültür içine girememiş olan ve gerekli olgunluğa sahip olmayan bu çocukların düştükleri bu boşluğu , Milli örf ve adetlerimizden uzak , kültürümüze tamamen aykırı olan davranışları yine televizyonlarla ve bilgisayarlarla , çeşitli göze ve kulağa hoş gelen , aslında tamamen Türk kültürüne yabancı ve ters düşen batı kültürü , temiz ve geleceğimizi bağladığımız delikanlı çocuklarımıza dikte ettirilmektedir.
Tv ve internet çağımızın gereği , son yüzyılın en önemli buluşlarındandır. Yaşamımızı kolaylaştıran bu teknolojik gelişmeler baş döndürücü bir hızla gelişerek ilerlemektedir. Elbetteki sayılamayacak ve akla gelemeyecek derecede faydaları vardır. Şu da bir gerçektir ki , zehirleri de bala katılarak çocuklarımıza ve gençlerimize sunulmaktadır. Sunulan bu zehirde tabiri caizse , loş ışıklarla , altın kaselerle , sözde zamanın alimleri tarafından öğrenilmesi ve uygulanması zorunluymuş gibi - meşrulaştırılarak gençlere kabul ettirilmektedir. Buna kanmak , inanmamak , hatta bağlanmamak , ilköğretim veya lise çağındaki bir delikanlı için mümkün müdür ?
Bilindiği gibi , Internet ortamında akla hayale gelmedik olaylarla karşılaşmaktayız. Şunu belirtmekte de fayda var. Herkes sorumlu olduğu görevini en iyi şekilde yerine getirmekle mükelleftir . Dünyada ne kadar insanı , insani değerleri , yaşamayı , yaşamdan zevk almayı bilenler ve öğretenler , çevresine faydalı olmaya çalışanlar varsa , hiç şüphesiz ki , tam aksine kötülüğü , azgınlığı , nifakı ve her türlü pisliği insanlar arasına sokmak ve yaymak isteyenlerde o derece çoktur ve her an her zaman görevlerinin başındadırlar. Bize düşen görev şudur. Bu kötü insanların tuzağına çocuklarımızı düşürmemektir. Bu tuzak nerededir ? Nereye kurulmuştur? Bu tuzağın yerini iyi bilmek lazımdır ki, çocuklarımızı o tuzağa düşmelerini engelleyelim. Şu sözümü ben sürekli gençlere söylerim ve olaylara ve zamanımıza karşı uyanık olmalarını her defasında hatırlatırım .
Akıllı insan , düşmez ayının inine ,
İnin nerede olduğunu bilir , uğramaz semtine. (T.Aksu)
Bazı insanlar şöyle söyler ve derler ki ,Canım , internette binlerce kanal , site var . Çocuk bunların içinden tercihini yapsın , kendine faydalı siteleri kullansın. Bu mümkün müdür ?
Bir bahçeye gireceksin , bahçede binlerce meyve var, sen bunların hepsini bir tarafa bırakıp, kuşburnu bak C vitamini yönünden en zenginleri deyip, kuşburnu yu yiyeceksin . Bu, yapılabilir ancak, bunu seçen insanın kendini ve kişisel gelişimini üst düzeyde tamamlamış olması ,kimliğini ortaya koyması şarttır.Henüz kendini tanıyamamış , kimliğini ortaya koymamış , Yeni yetme dediğimiz gençlerin , kendi sağlığını düşünerek buna karar vermesi çok güçtür.(2) Yüzde bir denilecek kadar belkide azdır. Hele hele bu zamanımızda imkansızdır. Çocuğa neyi yedireceksen , neyi öğreteceksen , karşısına onu koyacaksın . Erginlik çağına gelmemiş olan yeni yetmeye seçme hakkı vermek doğru değildir. Hatta verilmemelidir. Verilirse ne olur ? Verilirse eğer , çocuk takip edilmeli ,boş bırakılmamalı, gittiği , katıldığı grup ve yerler kontrol edilmelidir. Vurdum çayıra , Mevla kayıra fikrinin sonu , gözyaşı ve hüzündür.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, okul süresince , faydalı davranışlar kazanan çocuklarımızın , yaz tatilini fırsat bilerek kazandığı bu iyi davranışlarını terk etmemeleri için , kaldıkları yerler, anne ve babalar tarafından takip edilmeli , öğretmenlerin gayret ve çalışmaları heba edilmemelidir. Çünkü , büyük emek ve gayretler sarf edilerek öğrencilere kazandırılan davranışlar , iki ay gibi çok kısa bir süre zarfında yok edilebilir. Şu da bilinmelidir ki ; çocuğu hayata bağlayacak , verilenleri bellemesine yardımcı olacak davranış, çocuğu dinlemek , onunla yakın ilişki kurmaktır.(3)
Unutmamak lazımdır ki ;
Çocuklar çiçektir .
Devamlı su isterler,
Su ; onlar için hayattır, gelecektir ,
Bu da ; bilgidir, sevgidir,
Güzel ahlaktır. ( T.Aksu)
Sevgi ve saygılarımla (27 Haziran 2006 . Kazankaya Gazetesi )
-------------------
1 - Feride BACANLI: (Günlük Yaşam Bilgi ve Becerileri Eğitimi ) İlköğretimde Rehberlik Ankara 1999
2 Yadigar KILIÇCI : (Altı ,On beş Yaş Öğrencilerinin Gelişimsel Güçleri ve Kişilik Gelişimini Kolaylaştırma )
İlköğretimde Rehberlik Ankara 1999
3 - Nilüfer Voltan ACAR : ( Çocukla İletişim ) İlköğretimde Rehberlik Ankara 1999
Taştan AKSU
EğitimciYazar
tastanaksu.sitemynet.com
ANADOLUDA AHİ TEŞKİLATI
GENÇ KARDEŞLER
Türkistan şehirlerinde olduğu gibi, Anadolu topraklarında da Ahilik; adında , çok önemli bir hüviyet kazanmış olan tasavvuf zümresi oluşturulmuştu. Anadolu Selçuklu Devletinin Kösedağ da Moğollara mağlup olmasından sonra, kurulan beylikler döneminde faaliyetlerini artıran Ahi teşkilatının, bu tarihten sonra Anadoluda -şehirlerde ve köylerde etkin bir yapıya sahip olduklarını tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Ahilik hakkında çeşitli bilgiler veren Prof. Fuat Köprülü ;Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde ,Ahi teşkilatını, ;Ahiye-i fityan yani ;genç kardeşler olarak zikretmektedir.
Anadolu topraklarında genç ve bekar esnaflar tarafından kurulan bu tasavvufi teşkilat hakkında en teferruatlı bilgiyi, XIV.yy da Anadolu nun bir çok şehrini gezmiş olan ünlü seyyah , İbn Batuta nın Seyahatnamesinden öğrenmekteyiz.
Anadolu nun ticari ve kültürel yönden önemli merkezleri olan Antalya , Konya, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum , Manisa, Balıkesir, Bolu ve Kastamonu gibi şehirlerde ve Ladik, Görele , Tire gibi küçük beldelerin yanı sıra, Anadolu nun daha bir çok köyünde Ahi teşkilatının ve zaviyelerinin kurulu olduğu ifade edilmektedir. İbn Batuta nın bu teşkilat hakkında verdiği bilgilere bakıldığı zaman, buralara gelen misafirlere her türlü kolaylık sağladıkları, yeme , içme , barınma , yatma , konaklama , güvenliklerini sağlama gibi önemli görevler üstlendikleri anlaşılmaktadır.
Tarihi kaynakların ifadesine göre , Ahi , evlenmemiş bekar ve sanat sahibi olması kendi aralarında seçtikleri ve ona bağlı kaldıkları kimsenin ise, bir tekke yaptırarak orasını her türlü ihtiyacı ile beraber donatması gerekmektedir. Gençlerin ise , kazandıkları paranın bir miktarını , ihtiyaçlarının karşılanması için bu tekkeye verdikleri ifade edilmektedir.
XIV.yy da şehrimize (Erzincana) gelen ünlü seyyah İbn Batuta, Anadolu şehirlerinin iktisadi ve içtimai nizamının temelini teşkil eden Ahilerin, Erzincanda da bulunduğunu ve Ahi Nizameddin Zaviyesi nde kaldığını ve burada çok büyük ilgi ve alaka gördüğünü ben onlardan dünyada daha güzel davranan hiç kimse görmedim sözleriyle Ahilerin ne kadar misafirperver olduklarını ifade etmektedir.
Ahilerin sıfat ve özellikleri ise, bir çok eserde şöyle anlatılmaktadır. Ahi cömert olmalı, dünyaya bağlanmamalı, kendi alın teri ve emeğiyle geçimini temin etmeli, mütevazı olmalı, namazını kazaya bırakmamalı, haya ehli olmalı, helalinden kazanmalı, bir mesleği ve bilgi sahibi olmalı, zenginliğe aşırı meyletmemeli, fazla kazancını fakirlere yardım olarak vermeli gibi daha bir çok güzel hasletlere sahip olması gerektiği bildirilmektedir. Bütün bu bilgilere bakıldığı zaman , ahi teşkilatının maddi ve manevi yapısıyla Anadolu topraklarındaki Türk kültür ve medeniyetinin oluşmasında ve temininde ne kadar önemli bir görev üstlendikleri kaynakların bu ifadelerinden rahatlıkla anlaşılmaktadır.
Devlet işlerinde de önemli görevler üstlendikleri bilinen Ahilerin, kendi imkanları nispetinde geleni gideni misafir edip ağırlamaları, bu insanları yedirip içirmeleri , giydirmeleri , tedavi ve yol ücreti gibi çeşitli yardımlarda bulunmalarını yine İbn Batuta şu güzel sözleriyle yad etmektedir.
Cenab-ı Hak ,kerem sahibi ve cömert olan yabancılara ,gariplere büyük şefkat ve muhabbet gösteren , gidene gelene yardımını esirgemeyen ,bunları en güzel şekilde ,sonsuz bir sevgi ile karşılayan ,kendi hısımlarıymış gibi kucaklayan bu insanları hayırlarla mükafatlandırsın diyerek Ahilerin ne kadar büyük ve önemli bir görevi üstlendiklerini bu duasıyla dile getirmektedir.
Bu teşkilatın amacı neydi ? Anadolu'daki ekonomik ve sosyal hayatın düzenlen mesinde XIII. yüzyıldan itibaren büyük bir rol oynadığını gördüğümüz Ahilik, sanatkâr ve esnaf zümreleri arasında yayılmış, sosyo-ekonomik özelliği ağır basan bir teşkilat olarak görünmektedir. Anadolu'nun sosyal ve ekonomik yapısına Müslüman Türk sanatkâr ve esnafının iş ahlakı, insan terbiye ve eğitimi, fazilet sahibi olma, sosyal yardımlaşma ve dayanışmada örnek olma gibi hususlarda etkili olan bu teşkilat sayesinde ticaret, Anadolu topraklarında güzel ahlaka dayalı bir sisteme oturtulmuştur. Şu hadise Anadoludaki ticaretin özünü en güzel şekilde izah etmektedir.
Yabancı bir kumaş taciri Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak ister. Mal sahibi kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırır. Yabancı tacir neden o kumaşı ayırdığını sorar . Osmanlı esnafı "Onu sana veremem, kusurludur" cevabını verir. Yabancı tacirin "Ziyanı yok, önemli değil" demesine rağmen Osmanlı esnafının o kumaş topunu vermemekte direterek: Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim biliyorsunuz. Fakat Siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım.
Neticede Osmanlı'nın gururu şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekar sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem diyerek , Anadolu topraklarındaki ticaretin hangi temeller üzerine oturtulduğunu gösteriyordu. .
İşte bu üzerinde yaşadığımız topraklarda kurulan Ahi teşkilatının , cephe gerisinde kalarak, Anadolunun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında ne kadar büyük görev üslendikleri ve İnsanlara hayat nizamı getiren Türk Kültürü ile bu topraklarda yaşayan yerli veyahut yabancı ayrımı gözetmeksizin yardım ettikleri ve böylece Maddi ve manevi yönden insanların kalplerine su serperek onların islamı daha iyi anlamalarını , Türk Kültürünün insani değerlere ve kardeşliğe ne kadar önem verdiğini, bu güzel ahlak ve adaletli davranışlarıyla tüm insanlığa tanıtmışlardır. Üzerinde yaşadığımız topraklar bu güzel hasletlerin yaşanmasından dolayıdır ki, Anadolu topraklarında yaşayan bir çok Hıristiyan halk İslamiyet i benimsemiş, Türklerin adaletli yönetimi altına girmişlerdir. Sevgi ve saygılarımla... ( tastanaksu@mynet.com )
------------------------
- Fuat Köprülü : Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar Ankara -1993
- İbn Batuta : Seyahatnameden Seçmeler (İ.Parmaksızoğlu) İstanbul -1973
- Samiha Ayverdi : Küplüce'deki Köşk İstanbul -1989
|
|